DELİ TAHİR ya da TAHİRAKİ

Girit anıları ve söyleşileri
Cevapla
Kullanıcı avatarı
eyuphuseyin
Site Admin
Mesajlar: 5627
Kayıt: 05 Haz 2019, 22:41
Konum: İstanbul
Teşekkür etti: 1098 kez
Teşekkür edildi: 27 kez
İletişim:

DELİ TAHİR ya da TAHİRAKİ

Mesaj gönderen eyuphuseyin » 02 Şub 2020, 13:56

DELİ TAHİR ya da TAHİRAKİ

Kimileri Deli Tahir demiş ona, kimileri Tahiraki diye seslenmiş. Belli ki ikisine de hayır dememiş Tahir Candan.

O, “ Denizci, denizde denizci olur.”, “Denizin şakası yoktur; iğne deliğinden bile girer içeri” diyen, tekne sahibine teknesinde sigarayı yasaklayan biri. Ona niye deli demişler ki?

- İşimde çok titizdim, diyor. Burnumun dikine gittiğimi söylerlerdi; ama ben kendi doğrularıma güvenirdim. Aç susuz kaldığım günler çok oldu, parayı çuvalla kazandığım günler de…

- Alın terim değil, diyerek reddettiğin mirasları da söylesene, diyor oğlu İbrahim…

Yüzünden eksilmeyen gülüş daha bir belirginleşiyor.

“Eh!” diyorum içimden, insanların ona deli demeleri için yeterince sebep var.

Ya Tahiraki demelerinin nedeni?

- Birçok Bodrumlu denizci gibi Girit kökenliyim. Aile, Girit’ten önce İstanköy’e, sonra da mübadeleyle Bodrum’a gelmiş. Dede İbrahim Stelion, Enver Paşa’nın yaveri, diye yanıtlıyor sorumu.

Kızı Canan:

– Ailesi Kumbahçe’ye yerleştiğinde, babam yedi aylıkmış. Dedem İbrahim Kaptan ve kardeşleri 7.5 metrelik piyadeyle, Bardakçı’dan su taşıyarak, balıkçılık yaparak ailelerinin geçinimi sağlamaya çalışırlarmış, diye açıklamaya çalışıyor o günleri.

Tahir Kaptan 84 yaşında. Eşinin ölümünden sonra belleği duruluğunu yitirmiş. Bu yüzden kızı Canan ve oğlu İbrahim zaman zaman araya girip anımsatmalar yapıyorlar.

Sözü Canan’ın ağzından alıyor:

- Balık çoktu; ama para etmiyordu, diyor.

Deniz kıyısında oturan, hele babası, atası denizci olan birine deniz sevdanız ne zaman başladı, diye bir sormak, konuşmaya ne zaman başladınız diye bir sormak gibidir.

Onların çoğu karada yürümeyi öğrenmeden denizde yüzmeyi öğrenmiştir.

- Deniz bizim hem ekmek teknemiz, hem de oyun sahamızdı, diyor.

Her zamanki aydınlık yüzüne biraz daha aydınlık yayılıyor:

- Babamdan çok dayak yedim. Çık şu sudan, derdi; dinlemezdim. Bıraksalar gece yarılarına dek suda kalırdım.

Okula başladığım yıllarda babama yardım etmeye başladım. Galiba okulu da pek sevememiştim. Fırsat bulduğum an okuldan kaçar, soluğu kayıkta alırdım.

Babam, baktı ki benden hayır yok, yanına aldı. Amcam ve babamla birlikte balıkçılık yapmaya başladık. Yelken, kürek denize açılırdık.

Zordu çok zor…

Gözleri geçmişin küllerini aralar gibiydi:

- Buradan yelken kürek Güllük’e gittik. Çok balık tuttuk; ama bir kilo bile satamadık. Neye üzüldüm ya da kızdım bilmiyorum. Güllük’ten kaçtım.

O zaman Güllük – Bodrum arasında doğru dürüst yol yok. Dağlardan yürüye yürüye iki günde Bodrum’a geldim. Her yanımı çalı çırpı yırtmıştı. Annem halimi görünce perişan oldu.

- Ya babanız?

Sorma der gibi elini sallıyor:

- 11 yaşında bir çocuğum. Güllük Bodrum arası kuş uçumu 30 kilometre. Deli olmuş adamcağız. Aramış taramış; hani uçan kuştan medet ummuş derler ya, işte öyle…

Beni sormadığı insan kalmamış. Çaresiz dönmüş. Onun Torba’ya geldiğini öğrenince dayak korkusundan bu kez dağa kaçtım.

Belleği o günlerde takılı kalıyor. Oğlu İbrahim anlatmaya başlıyor bu kez:

- Babam, o günden sonra dayısı ile çalışmaya başlamış. Bir süre dayı yeğen balıkçılık yapmışlar.

2.Dünya Savaşı başlayınca dayısı, Hasan Kaptan’ın Uğur adlı teknesinde çalışmaya başlamış. Babamı da yanına almış.

Adalara un, patates gibi gıdalar taşımışlar. Babama da kazançtan bir pay verirlermiş.

Tahir Kaptan oğlunun sözünü kesiyor:

- Düriye’de çalışmaya başladım sonra. Düriye 60 tonluk bir ayna kıçtı. Dayımla Hasan Reis ortaktı. Düriye’yle kömür kereste taşırdık.

- Peki, siz bu yörenin en bilgili makinistlerinden biriymişsiniz. Makinistlik nasıl başladı?

Bu kez soran bendim. Bu kez belleği hiç zorlamadı onu.

- Ben oldum olası makinelere ilgi duydum. İlk çalıştığım teknedeki motorun sesini dinler, incelerdim.

Düriye’de makinist Halil amca vardı. Çok bilgili biriydi. Ondan bir şeyler öğrenmek için çok uğraştım.

Halil amca bilgisini paylaşmayan biriydi. Bir gün makine bölümüne bir gözetleme deliği açtım. O çalışırken gözümü deliğe dayar, onu izlerdim.

1945’te askere gittim. Askerliğimi Gölcük’te bir muhripte yaptım. Görevim motorla muhripte görevli subayları sahile getirip götürmekti. Muhripte makineci olarak çalıştığım için bilgilerim iyice gelişti.

- Askerlik sonrası iş bulmak zor olmamıştır sizin için.

Başıyla beni onayladı.

– Hiç işsiz kalmadım. Askerlik biter bitmez İskenderun’a gittim ve Demirhisar kosterinde çalışmaya başladım. Koster 3000 tonluktu.

Başta İtalya ve Yugoslavya olmak üzere birçok ülkeye harnup, buğday ve mısır gibi yük taşır, oralardan çivi ve benzeri mallar getirirdik.

700 lira maaş alırdım.

-Çok para olmalı, diyorum.

Eliyle, sorulur mu der gibi bir hareket yaparken Oğlu lafa giriyor:

-O zamanlar bu sahillerde evler 10 liraymış, diyor.

Aklım almıyor elbette.

-Samandağ’ın oralarda bir trata arızalanmış. Bir bakayım dedim. Tratanın kaptanı,

makinisti arızayı onarmak için İskenderun’dan tamirci bekliyormuş.

Hadi dedim siz sahile çıkıp biraz eğlenin. Baktım motor kurum yapmış. Sekmanı temizledim, zımparaladım ve yeniden taktım. Döndüklerinde işim bitmişti.

Kaptan inanamadı. Ona, ben uçan kuşu bile tutarım, dedim. Abartma dedi.

- Sonra uçan kuşu tuttun değil mi baba?

Canan’ın sorusunu kim bilir kaçıncı kez gülerek yanıtladı:

-Tuttumm!

Belleğindeki en berrak anılardan birini sevinçle anlatmaya çalıştı:

-Bir martıyı gözüme kestirdim. Güverteye balık attım. Geldi aldı, ikincide biraz daha yakına attım balığı. Böyle böyle onu ayaklarımın dibine kadar getirdim. Sonunda ayağımın ucundaki balığı kapıp uçuşa geçtiği an onu yakaladım.

Tahir Kaptan, iyi para kazanmakta; ama bir eline gelen, ötekinden çıkıp gitmektedir. Üstelik de 32 yaşına gelmiştir.

- İsmail Özkaplan çocukluk arkadaşımdı. Yoksul olmamıza karşın çocukluğumuzda annem, annesine ve onlara kucak açmış, aylarca bizde barındırmıştı. Her İstanbul’a gidişimde İsmaillere de uğrar, hediyeler götürürdüm.

Bu arada İsmail’in kız kardeşi Özden de büyüyüp genç kız olmuştu. İstettim; kısmetmiş evlendik, diye anlatıyor, birkaç yıl önce yitirdiği sevgili eşiyle evlenmesini.

Tahir Kaptan evlenir; ama eşini Bodrum’da bırakıp yeniden denizlere açılır. Çünkü ailesinin geleceğini başka bir yerde kazanma olanağı da olasılığı da yoktur.

Artık Erol Ağan’ın Zehra adlı teknesinde çalışmaktadır.

Bir gitti mi 3-5 ay denizde kalır.

-Birinde eve dönerken bıyıklarımı da kesmiştim. Eve geldim, kapıyı çaldım. Hanım tanıyamadı da eve almadı beni, derken bu ayrılıkların ironik bir özetini yapar gibidir.

Erol Ağan, Zehra’yı satınca kayınbiraderi İsmail’in Halit motoruyla süngercilik yaparlar. Ona, deli falan deseler de o teknesi için sigorta gibidir. Çünkü o makinelerin dilinden çok iyi anlar.

Bu nedenle de denizde kalan tekneler ilk onu arar. Bu tür bir anısını şöyle anlatıyor:

-Halit motoruyla, Sivrice’ye süngere gittik. Avşa Adası’nın oralarda sünger avlıyoruz.

Bir çektirme bozulduğu için beni buldular. Paşalimanı’na gittik. Baktım bir yay atmış. Makinist yayı ters taktığı için motor çalışmıyor. Yayı yerine taktım, sorun çözüldü.

Oğlu: - Peki sonra ne oldu, diye soruyor.

Anlatmak istemiyor. Bu kez oğlu anlatıyor:

-Çektirme babamlar nereye gitse arkalarından geliyor. Aynı yörede avlanıyor. Babam bir

gün sıkılıyor. Dayıma, “Bak diyor bu motora arıza yaptıracağım.”

Kendi motoruna gazı bir veriyor, bir kesiyor, öteki motor da aynı şeyi yapıyor. Bunu arka arkaya birkaç kez yineleyince adamın motoru arızalanıyor.

-Herhalde motoru yine kendisi onarmıştır, diyorum.

-Herhalde diyor İbrahim.

Tahir Kaptan, artık kaptanlığının olgun dönemlerine giren oğluna ders verir gibi eliyle bir işaret yapıyor:

- Denizin ortasında her zaman kıyıdan yardım bekleyemezsin. Kendi çarene bakmayı bileceksin, diyor.

Ben çalıştığım her teknenin motoruna gözüm gibi bakardım. Onun sesindeki en küçük değişikliği anında hissederdim.

Prof. Dr. İlhan Vidinel’in Balina adlı bir tirhandili vardır. İzmir’den Bodrum’a getirilmesi için Tahir Kaptan’dan yardım istenir. O da bunu seve seve kabul eder.

Ancak motor, Milet açıklarında su kaynatır. Motora su eklerler; ancak kireçlenme yüzünden devridaim gerçekleşmez.

- Sirke var mı, dedim. Mutfaktan 2.5 litre sirke getirdiler. Bunu motora döktüm ve motoru

çalıştırdım. Gaz vermeden bir süre böyle gittik. Motor kirecini söktü, diye anlatır anısının kalan bölümünü.

Tahir Kaptan’ın en yakınlarından bir de bacanağı Tevfik Dikan Bey. Tahir Kaptan’ı onun anlattığı anılarla daha derli toplu tanıma şansımız oldu.

Tevfik Bey, onun denizciliğini:

- Tahir Kaptan, komple denizcidir. Onun, teknenin kalbi motorlardan çok iyi anladığı doğrudur; ama o denizciliğin her alanında çalışmış; denizcilikle ilgili her şeyi hep yakından izlemiş, okumuştur, sözleriyle anlatıyor.

Oğlu İbrahim:

-Kendisi okumamış; ama bizi okutmak çok didindi. “Denizdeki gelişmeler karadakine benzemez.

Hem denizin kurallarını, hem de gelişmeleri bilmiyorsan gemini bir gün kayalıklardan toplarsın.” derdi. Ben denizci olmaya karar verdiğimde okumam için daha da ısrarcı oldu, diye tamamlıyor eniştesinin sözlerini.

Tahir Kaptan, işinde ne denli titiz olsa da ölümü denizlerde defalarca hissetmiş biridir.

- Peter adlı bir Amerikalı arkadaşım vardı.

Ballarama adlı bir tekne yaptırdı. Bu bir gezi teknesiydi. Beni de makinist olarak aldı. 1972 yazında Rodos’a gitmiştik.

Dönüşte oradan iki yolcu aldık.

Datça’ya gelirken Coşkun Kaptan’a donanmadan ayrılma, gemi yoluna girersin dedim ve elbiselerimle kıçaltına yattım.

Kendime geldiğimde denizdeydim. Meğer kaptan Tekir Feneri’ni göreceğim diye kıyıdan ayrılmış, gemi yoluna girmiş. Bir gemi de gelip bize bodoslama bindirmiş. Benim sırtımda bir yağmurluk vardı. O suda şişmiş ve bana can yeleği olmuş.

- Diğerleri?

- Yolculardan biri Norveçli bir kızdı. Onun kamarasının olduğu yerden vurmuş gemi.

Kızcağız o an ölmüş.

- Baba, diyor, Canan, Nebil Ağan’ın mavnası nasıl battı?

Önce anlatmak istemiyor. Bir süre sonra: “Hepsi cahilceydi.” deyip anlatmaya başlıyor:

- Mavnayla İzmir’den emtia taşıyorduk. Çeşme – Karaburun arasında motor arızalandı.

Hava yıldız poyraz. Mavnada Volos marka Yunan motoru var. Yakınlarda bir Yunan tratası vardı. Yarım bayrak çekelim. Ondan yardım isteyelim.

O bizi Sakız’a götürsün, dedim.

Halil Kaptan dinlemedi. Yine yakından Çandarlı mayın tarama gemisi geçiyordu. Ondan yardım istedik. O da bize halat attı. Bizi yavaş yavaş çekmelerini söyledim.

Ama birden yüklendiler. Mavna tepesi üstüne dikildi.

Teknede Ayı İbrahim denilen bir adamcağız vardı. Mavna burnunu dikince baktım aşağıdaki çantasını almaya çalışıyordu.

Zorla çektim onu; ama bu kez çarmık tellerine yapıştı. Bir bıçak aradım. Bulsaydım ellerini kesecek kurtaracaktım, bulamadım. Elleri tellere kenetlenmiş halde denizin dibini boyladı.

İbrahim, babasının sözlerini:

-Adamın çantasında para varmış. Şoka girmiş. Ölüsü bile bulunamamış, diye

tamamlıyor.

Tahir Kaptan bir süre susuyor. Belli ki yaşadığı felaketleri anımsamak onu yoruyor. Neden sonra:

-Yelken güvenliktir, diyor. Şimdiki denizciler külfet olarak görüyorlar; ama yanlış.

Motor her an bozulabilir; ama yelkenin varsa sorun yoktur.

Tahir Kaptan’ın en uzun zaman çalıştığı tekne Sabih Özserezli’nın Sabah Rüzgârı adlı teknesidir.

-Onu Ziya Usta yapmıştı.

16 metre uzunluğunda 4 kabinli bir yattı. 180 beygirlik Mann motoru vardı. 1974’te denize indi. 1986’ya dek Sabih Bey’i gezdirdim. Sabih Bey Mann’ın ortaklarındandı. Çok varlıklı; ama bir o kadar da alçakgönüllüydü.

-1986’da ne oldu?

Soruma bacanağı cevap veriyor:

-Sabih Bey’in hanımı Uzma Hanım bacaklarından rahatsızdı. Oldukça da kiloluydu.

Gulet onun yaşamasına uygun değildi. Sabih Bey yelkeni de çok severdi. Aynakıç yelkene pek elverişli değildi, sattılar.

Bir ara Seyfi Bey ile İbrahim daha sonra ne olduğunu kendi aralarında tartışıyorlar. İbrahim:

-Sabih Bey, Tuzla tersanesinde eşine uygun bir kotra yaptırdı. Ona da Sabah Rüzgarı 2

adını verdiler.

Babam o teknenin de kaptanlığını 2002 yılına kadar yaptı. Aslında babam daha önce bırakmak istiyordu; ama Sabih Bey de Uzma Hanım da bırakmıyorlardı, diyor.

- Motorun kıçına satılık yaz öyle ayrıl derlerdi.

Derin bir uykuda konuşur gibiydi. Demek ki konuşulanları izliyordu.

-Sabih Bey, babama ölünceye dek maaş vermeleri için damatlarına vasiyet etmiş.

Bu kez İbrahim’e soruyorum:

-Babanız daha sonra başka bir teknede çalışmadı mı?

Hayır, Sabih Bey, babamın işi bırakması üzerine Sabah Rüzgarı’nı sattı. Dayanamadı yeni bir motor yaptırıyordu; kalp krizinden vefat etti.

-Deniz tutkunlarına denizden kopmak yaramıyor galiba, diye mırıldanıyorum.

İbrahim sanki bu sözlerimi beklermiş gibi fırlıyor:

-Tekne bakımda… Geç kaldım, diyor.

Denizin tuzlu sularıyla yoğrulmuş yaşlı beden, kendisinden beklenmeyecek bir dinçlikle doğruluyor ve sesleniyor:

-Sabah martılar yüksek uçuyordu, lodosa dikkat et!

84 yılın anılarını bir derginin üç sayfasına sığdırmak elbette olanaksız.

Seyfi Bey, Çanakkale Boğazı’nda akıntıdan kurtulmak ters yola girmelerini, bir geminin çarpmasından son anda kurtulmalarını, siste kayboluşlarını anlatırken onun Giritli Mahallesi’ndeki evden çoktan çıkıp gittiğini ve denizin mavi sularında anılarıyla buluştuğunu fark ediyor,

“Aslında onu, anılarıyla baş başa bırakmak en iyisi.” diye düşünüyorum.Cennet mekanı olsun tanıdığım en renkli insandı


Ma ida thelis na su ğo,oste va zis çe nase
Se hrisoprasina dendra,na thetis na kimase.

Sana ne dememi istersin,yaşayıp var olman için
Altın yeşili ağaçların altında,yatıp uyuman için

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir