GİRİTLİ (Müslüman Türk) KİMLİĞİ hakkında bir deneme Hüsnü BALIN

Girit anıları ve söyleşileri
Cevapla
Kullanıcı avatarı
eyuphuseyin
Site Admin
Mesajlar: 5230
Kayıt: 05 Haz 2019, 22:41
Konum: İstanbul
Teşekkür etti: 1098 kez
Teşekkür edildi: 27 kez
İletişim:

GİRİTLİ (Müslüman Türk) KİMLİĞİ hakkında bir deneme Hüsnü BALIN

Mesaj gönderen eyuphuseyin » 17 Ara 2019, 17:39

Sayın
Girit kökenli meraklı okuyucular,

GİRİTLİ (Müslüman Türk) KİMLİĞİ hakkında bir deneme…..:
(Bu yazımı, İzmirli ve Girit kökenli sosyoloji hocam, Prof. Mübeccel Kıray’ın anısına ithaf ediyorum. Bu yazıdaki görüş ve genellemeler yakın çevremdeki Giritlilerden edindiğim izlenimlerden oluşan şahsi kanaatlerimi yansıtır... Lütfen kimse alınmasın… )

Bir toplulukta, grupta “kimlik” algılayışım:
Bir grubun; yaşadığı coğrafyadan, tarihten, sosyoekonomik ortamdan, lisandan, komşuluk ilişiklerinden, atalarından, gelenek ve görenek yansımalarından, kısacası kültür mikro klimasından o grup üyelerine yapışan, ayırt edici, ortak benzer davranış , düşünce ve karakter öğelerinin toplamına kimlik der isek;

Giritlilere Coğrafyasından gelen miras: (Ada, Deniz, Liman, Akdeniz’in geometrik ortası, İklim vb.)

Adalarda en kısıtlı şey topraktır. Nadir olan kıymetlidir. Girit de bir adadır. Dolayısı ile ve özellikle Giritliler “taşınmaz sever” ve “kolay kolay mal satmazlar” diyebiliriz.

Giritli, diğer dinlere ve kültürlere karşı esnektir, hoşgörülüdür.. Gün görmüştür. Adanın coğrafi konumu nedeni ile Akdeniz’in ticaret limanı, uğrak yeri, mola ve ikmal noktası olarak her dinden ve kültürden insanla ilişki içindedir. Geceleri liman etrafındaki kahve meyhanelerde uluslar arası sohbetler yapılır her lisanda. Bu giderek onu mülayim ve uzlaşmacı yapar. Demokrat yapar. Dolayısıyla yüzü batıya dönüktür. Ticaret yoluyla birçok yenilik ana kıtadan (Anadolu’dan) önce bu adaya, gelmiştir. Fotoğrafçılık, şapka kullanımı, batılı giyim tarzı, duvarlara süsleme, günlük tutma, hatırat yazma, mesleki eğitim okulları, zeytin budama tekniği , vb bunlara örnek gösterilebilir. Adada Miken , Roma, Bizans, Acem, Yunan, Makedon Kayra, İyon ,Rodos , Malta,? kültürlerinden kırıntılar vardır. Gerçek bir mozaiktir. Hatta mozaikten öte “alaşımdır” yer yer. Sanki “Globalizm” Girit’te başlamıştır 150 sene önce……

Tasarrufu severler. İsraftan kaçar. Kara gün için yastık altında birikimleri vardır.Ve hatta elleri biraz sıkıdır. Bu, ada yaşamının, hava şartlarına bağımlı deniz bağımlı ticaretin, kışkırtılmış çetecilerle yıllar süren didişmenin getirdiği bir şeydir. Biraz da adada hakim olan ve insanın “insanlığını” öne çeken, Bektaşi ve Mevlevi tekkeleri öğretisinden gelen bir olgu olarak karşımıza çıkar . Mevlana’nın “Gel, kim olursan gel” sözü hem Müslüman hem de gayrimüslim halka hitap ederken bir çıkış noktasını teşkil eder.
“ O idyos Theo’s ma sepepse Turkaça çe Romya’ça,
Yafto prepi na agapistusame, San imzstone aderfaça.”

- Aynı Tanrı gönderdi bizleri, Türkçükler ve Rumcuklar,
- Ondan sevişmeliyiz sanki kardeşmişiz’cesine…..

Kanımca Osmanlı batıda ele geçirdiği topraklarda, asimilasyon yapmadan, zorlamaya başvurmadan ve mevcut nüfusun işgücünden ve vergi verme potansiyelinden azami yararı elde edebilmek için, hoşgörülü Bektaşi ve Mevlevi kültürünü buralara egemen kılmaya çalışmıştır.Devşirmelerden oluşan yeniçeri ocağında da aynı yaklaşım seçilmiştir.

Biri birilerini ararlar. Dayanışma vardır. Arkadaş canlısıdırlar. Bunlar, Girit’teki çete savaşları, çok dinli komşuluk yaşamı, siyasi çalkantılar provokasyon, mübadele sonrası dil bilmeme, ve azınlık gibi algılanma (hatta dışlanma) dan gelen bir davranış biçimidir galiba…
-Eğer birisi size; “- Nerelisin, baban nereden gelmiş,?” diye sorarsa bilin ki o % 90 Giritlidir. Çünkü bu soruyu en çok Giritliler sorar.” demişti bana yaşlı bir Giritli… Bu da onarın biri birini arama ve dayanışma, eskileri yad ihtiyacından gelir. “Benzer benzeri çeker.” teorisini doğrularlar. Aile ve dostlar sıkça hatıra fotoğrafı çektirir. Kartvizit taşırlar.

Adalıların yemek kültürleri de benzer. Ada etrafındaki denizlerin balığı ve o adanın yöresel florasının sunduğu nispetten kısıtlı nimetler onlar için nerede ise kutsaldır. Giritliler de balığı ve otları -horta- (nebatatı) çok severler ve zevkle yerler. Bu atalardan gelen, oluşan damak tadı mirasıdır. Artık genlere işlemiştir. Bu onlara sağlıklı beslenme , sağlıklı ve uzunca bir ömür olarak da yansır. Zeytinyağı ve diğer vejetaryene yakın yemek kültürü adanın önceki sakinleri Venediklilerden gelen bir başka ortak özelliktir. Şarap ta buna dahildir. .”hohlyus” yani salyangoz, “supşhes” yani mürekkep balığı benzeri bir kafadan bacaklı, ve bunun mürekkebi ile yapılan “siyah pilav” çok özel yemekler arasında sayılabilir. “Pita” denen pidemsi bir hamur işi bile İtalya kokar. Zeytin, peynir de çok seçici davranırlar. Papules ( yabani bezelye yaprağı), bakla yaprağı ve Çeşme papatyası filizinden bile salata yapar yer…Sebze az haşlanır… Ot haşlanınca yeşil kalmalıdır. Öğlen haşlanan, öğlen biter… Akşama yenisi haşlanır.

Giritlilere Tarihinden gelen Miras:
Her göçmen/ mülteci/ mübadil veya gurbetçi gibi geldikleri toprağı, coğrafyayı, övmekle bitiremezler… Girit, kenti ve köyü ile ilgili maniler bilir Giritli .Övünür Giritli olmaktan. Kendini farklı görür hem gayrimüslimlerden, hem Anadolu’dakilerden yeri geldiğinde … Aralarında konuşurken, Anadolu’dakiler için “yerlides” – yerliler- tabirini kullanırlar… Bir Giritli, bir Giritliye tanıştırırken “- Apo mas…!” yani , “- Bizden…” diye tanıtır. Şakalaşırken biri birilerine “Patrioti!” diye takılırlar… Yani “ yurttaş” vatandaş, hemşeri, aynı toprağın çocuğu, anlamında… “Kritikopulo” da derler bazen…-Giritligil – veya -Giritli çocuğu, evladı - anlamında…Dövüşerek, vuruşarak sırf Atatürk istedi diye gelmişlerdir onlar Anadolu’ya geri… Burda kendilerine konuştukları lisandan dolayı “yarı gavur” denmelerini hazmedemezler… Çünkü kaçarak değil, “emir ile” gelmişlerdir Girit’ten onlar…Aslında Girite gidişleri de gönüllü olmamıştı.. Biraz sıkıştırırsanız “- Peki siz niye İzmir’i Yunan’a bıraktınız? diye savunmaya bile geçeni olur..

Giritli bıçkındır, kabadayıdır. Dış görünüş itibariyle sert mizaçlıdır. Merttir.. Sağı, solu oynamaz… “Meraklı” dır. Mahallenin delikanlısıdır. “Palikari!” dir. “Leventis” dir.
Çeteci Rumlara karşı sürekli caydırıcı bir tavır içinde gözdağı vermekten, düşmanını görünce olduğundan iri gözükmek için tüylerini kabartan mahlukat gibi gezer… “Bulaşma bana!” der gibi… Kılık kıyafetlerine de yansır kabadayılıkları. Bıyık, potin, kırmızı kuşak, yelek, tespih, açık yaka, yumurta basık topuk, bıçak (Maşera) taşıma vb.
Buna bir örnek; Giritli, kız istemeğe giderken yolda bıçağı ile sohbet eder ve der ki ona;

“A de mas tine dosune Maşera’mu meğali,
Anathema ti mesimu pu ta se ksanavali…”.
- Vermezlerse onu (kızı) bize , koca bıçağım,
- Seni tekrar içine koyacak (alacak) belime, (belidimdeki kuşağa veya kın’a) lanet okuyacağım. ( Lanet olsun…)

Ayrıca kulağına bir kırmızı karanfil, fesleğen (Vasiliko) veya kuşdili (Arzmari) “Rosemary” sıkıştırarak görüntüyü tamamlar.

Burda size babamın en çok sevdiği bir tekerlemeyi:

Vasiliko ç’arizmari den vano blyo st’afti’mu
Yati mu ti ne pirane tin ağapitikimu

Ne fesleğen, ne kuş dili takmam kulağa gayri,
Aldılar çünkü benden, biricik sevgilimi…..

Erkekler beline içerden yün kuşak sarar. Hem beli korur, hem göbeği saklar hem de dik tutar adamı. Elde eğrilmiş, ham yünden doğal krem renkli örme yün çorap vardır potin içinde. Bazen şalvar üstüne de giyilir. Bilhassa kasaplık, reçberlik mesleğini seçmiş olanlarında bu tarz daha belirgindir. Mutlaka mendil taşır… Yemek yerken mendil omuza atılır “havlu peçete” niyetine.. Dansta, “Horo”da da görev üstlenir mendil.. Ustura kullanır tıraş olurken.

Giritli vatanperverdir. Yaşadığı toprağı sever. Onun için ölür. Yürürken yeri titretir. Nara atar. Atatürkçüdürler. Atatürk’ü suikasttan bir Giritli kurtarmıştır. Vatanlarından kopup Türkiye’ye gelirken hem sıkıldılar, hem de bir dönem karışıklık yaşadılar… Hep umutları taze idi Anadolu’ya dönerken … Ama mübadelenin ilk yıllarında her taraf karışıktı. İstiklal savaşından çıkmış bir Türkiye ve Anadolu’dan göçen Rumların yarattığı ekonomik boşluk, geçiş döneminde sıkıntılar yarattı. Aşağıdaki mısralar Ayvalık Cunda’ya a yerleşen işsiz, parasız kalan, aradığını bulamamış Giritlinin, Atatürk’e tatlı sitemi, bütün bunları çok güzel özetler;

Ane rotas Kemal Paşa, i Cundani sti Kriti pos pernusan?
Rodiço katarizunda, çe ci Vruves pulusan.
Çane rotas Kemal Paşa , i Kritiçi sti Cunda pos Pernune?
Çi Vruves katarizune, ce ta Rodiça pulune…

- Olur da merak edip!, sorarsan Kemal Paşa, “- Cunda’lılar Girit’te nasıl yaşardı?” diye,
- Radika ayıklayıp ,Turp otu satsalardı,
- Olur da merak edip!, sorarsan Kemal Paşa, “- Girit’liler Cunda’da nasıl yaşıyor ?” diye,
- Turp otu ayıklayıp, Radika satıyorlar!.

Erkek Giritli sıcak sevmez. Kalın giyinmeyi sevmez… Kadını biraz kansızlık çeker…Yaşlanınca bıyığı, sakalı çıkar…! Zayıflarlar, kamburlaşır ve kısalır vücutları… Bu doğal zayıflık onların ömrünü uzatır.. Beyaz tenli olanlarına muhtemelen Venedik kanı karışmıştır. Kentler arasında da tatlı bir rekabet vardır… Resmo’lular daha hanımefendi ve asil geçinir… Adeta İstanbul Hanımefendisidirler…Resmo’nun zeytini Hanya’nın güzel kızları ünlüdür.
Şarkı, türkü, dans oyun severler.Ezbere mani yarışmaları ve manilerle karşılıklı atışma bir gelenektir. Her duruma uygun bir tekerleme anında çıkar ağızlardan ve durumu özetler. Bu nedenle doğuştan hazır cevaptırlar diyebiliriz.
Fıkra anlatmayı ve dinlemeyi severler. Fıkralarda kendileri ile dalga geçmeyi severler. (Bu konuda pek çok fıkra var…)
Çapkınlığa yatkındırlar. Veya en azından öyle bir intibaa verirler. Komşunun gayrimüslim kızı rüyalarını süsler… Kahvede “papazın kızı” muhabbeti sürer gider…Bayanları az kıskançtır. Kız çocuklarına düşkündürler … “Giritliden oğlan al, gelin alma” tabiri vardır. Burada kasıt, kızların fazla sevgiden şımartılarak ev işi öğretilmediğidir… Başka anlam çıkarılmamalıdır kesinlikle….
Lisanlarındaki aksanlı, vurgulu konuşma stili ve devrik cümleler Yununcaya benzer. Halen Kıbrıslı Türkler de 60 sene önce T.C. de yaşayan 1. nesil Giritli Türkler gibi benzer biçimde konuşur
Yunandan ve İtalyanlardan gelen bazı kültür öğelerini taşırlar. Bu açıdan Egeliler ile daha kolay kaynaşırlar… Kadın, eşi öldükten sonra sadece siyah giyer mesela… Ölü evine yemek gider… Cenazeye el verilir… Bazı yılbaşı adetleri İtalyanlara benzer…

Bizimevde yılbaşı (H.B)
Yılbaşı gecesinden
Şeker, pirinç alınır,
Tuz ve ekmek katılır,
Hatta para bırakılır
Geceden Jeep içine

Ertesi gün kalkınca
Yeni yıl başlayınca
Babam Jeep’ine iner
Elinde nevaleler…

Gelir öper annemi
O mübarek elini,
Annem de onunkini,

Eve yılın ilk günü
Her cins nimet girmiştir
Bereket serpilmiştir.

Cepten para çıkmadan,
Sanki geldi havadan!

Daha sene başında;
“Böyle olur İnşallah,
yıl boyunca” der Baba….

Bu bizde gelenekti,
Derdim ki; “Nerden geldi?”

Geçende belgeselde ,
Aynı konu işlendi
Kaynağı Venedik’ti !!!!
O zaman aklım kesti…
Dük Mark’tan gelmekteydi

İlkeli insanlardır. Eyvallahlar’ı yoktur. Biraz inat olanları da vardır. Abartarak konuşmayı severler. Bazıları- meşhur dilemmadaki gibi – dozu kaçırabilir..
Sofuları azınlıktadır. Dinin ritüelini pek önemsemezler. Ancak dinlerine de laf söyletmezler. Bayan erkek aynı mecliste bulunur. Kadınlarına büyük önem verirler. Mirasta erkek kardeşlerle eşit pay alır. Hatta eşinin yanında başı dik olsun diye de biraz fazlası bile olabilir… Kefen bezi ve diğer malzemesi hazırdır yaşlanınca…
Özellikle çok çocuklu ailelerde, “Disiplin” ve büyüğe, ayrıca evin erkeğine “itaat” önem taşır. “Gemideki kaptan belli olmalı ! ” anlamında bir kuraldır bu…Ailede çok başlılığı önlemek, aile temsilcisi ve sözcüsünü vurgulamak, hızlı karar almak ve lüzumsuz tartışma yaratmamak için konmuştur bu kural. Çocuklar önce dinlemeli, öğrenmeli, büyüklerin deneyimini böylece paylaşmalıdır…
“ Ben evlenince eşimin hizmetçisi olmayacağım.” diyen halama, dedem Bekirzade Haydar Bey ; “- Değil hizmetçisi, gerektiğinde kölesi bile olacaksın...” der.
Eğitime çok önem verirler. İmkan nispetinde, mümkünse yurtdışında en iyi okullarda okuturlar çocuklarını.Kız çocukları bu genellemeye dahildir.
Dinler ırklar ve milletler arası hoşgörü oluşmuştur yüreklerimde. Hayatta kalmak için uyum sağlamışlardır çevrelerine 300 yıl boyunca…Afrika’dan gelen köle zencilerin torunlarını da aileye kabul etmişlerdir. Çan ve ezan sesini birlikte duymaya alışıktırlar, yadırgamazlar… Bununla birlikte, her an tetikte oldukları da görülür…“ Bugün pazar, gavurlar azar” tekerlemesi her Pazar dini motifli bir çatışma olabileceğini hissettirir insana,

Tabiat aşığıdırlar. Yemek taze ve her öğün pişer. Bahçeden topla otu at tencereye…Su kuyudan, balık denizden…Limon avludaki ağaçtan. Yumurta kümesten… Zeytinyağı küpten… Çiçeğe de meraklıdırlar… Yasemin ağacı nerdeyse kutsaldır… Karanfil, fesleğen, nane, kuşdili gibi kokulu bitkiler avludan eksik olmaz. Kendiliğinden çıkan fazla bakım istemeyen hüda-i nabit olanlar tercih sebebidir… Kuşlardan keklik, ( Perdika)güvercin ve kırlangıç ( Şelidoni) tekerlemelerini süsler…. Kırlangıcı Santorinideki MÖ. 1500 yıllarında yapılan duvar resimlerinde de görürsünüz… Balıklardan kolyoz, tavuk balığı, tirsi, sardalye, barbunyanın adı çokça geçer…
Venedikliler döneminde Girit İtalya’nın at yetiştirme merkezi idi . Bu nedenle iyi at terbiye ederler ve binerler…

Giritli kadın boş duramaz…. Örgü dantel işler boş zamanında… Yününü eğirir...
Tarla dönüşü eşek önde Giritli kadın onun peşi sıra arkasında gider… Niye mi? Hayvanın gübresini toplar, heybesine koyar, bahçedeki limona verir… Temizliği önemserler. Çamaşır incir odunu külü ile ağartılır. (Bugato torbasına konur bu küller.çamaşırın arasına ve “gurna” –kurna- başında dövülür) Bununla da övünürler. Yaşlılar evin direğidir. Torunların ana öğretmenidir onlar. Geniş aile, yaşamı kolaylaştırır.

Köklerine, geçmişine, tarihine ilgi duyar. Gerçek kimliğini sorgular Giritli. Zira kafası karışmıştır … Sütlü kahve gibi görür biraz kendini. T.C .de yarı gavur … ( -Turkos ise Mustafa? -Turkos mati Panaya!.) “ Sen Türk müsün Mustafa? -Kutsal Meryem Ana üstüne yemin olsun ki Türküm.” tekerlemesi buna doğrulayan bir örnektir. Bu tekerleme aynı zamanda Giritte konuşulan ortak lisanının toplumlar arasına “kola” - zamk- görevi gördüğünü kanıtlar bize… Dinler arası farklılıklar ortak lisan tarafından törpülenir…Din farklılığı sadece Cuma ve Pazar günleri fark edilir… Bunun haricinde farklı dinden olmak, farklı takımdan olmak gibi bir şeydir… Biri birlerinin dini günlerine saygı gösterirler ve hatta kutlarlar… Biri birilerinin taziyetlerine gider, yemek gönderirler…

Çocuk isimleri Bektaşi kültüründen ve dini içerikli metinlerden seçilir…Bilhassa “Kitap”tan…. Biraz imza niteliği taşır. Biraz da büyük büyük dedenin (-belki de mecburen!-) evlendiği İtalyan asıllı olan büyük büyük babaannenin kimliğini saklamaya çalışırlar sanki …Ama bir gün, bir nesilde, yeşil göz, uzun kirpik çıkıverir…!

Adil, Adile, Emin, Emine, Kemal, Kemale, Nazif, Nazife , Nuri, Nuriye Kamil, Kamile, Hüsnü, Hüsniye, Mehmetali, Haydar, Ali, Hasan, Ömer, Celal, Mürüvvet, Seadet, Zeynep, Nigar, Sadık, Behçet, Muhsin, İhsan, İlhami, Kübra, Sare, Fatma, İkbal, Hikmet, Sıtkı, Kazım, Nimet, Fitnat, çok kullanılan isimlerdendir..

Girit mutfağından seçmeler:

Manga Çorbası :
Evde hamur yapılır, yufka açılır, ince ince kesilerek suda kaynatılır, diğer taraftan bir avuç kadar ince kesilmiş yufka tereyağında kaynatılır sonra tereyağı ile birlikte çorbanın içerisine dökülür.

Şilo (Yoğurtlu Çorba) :
Zeytinyağında un biraz kavrulur sonra üzerine et suyu dökülür, iyice karıştırılarak kaynatılır. İndirmeye yakın çırpılmış yoğurt içine konur, yine kaynatılır. Diğer taraftan küp şeklinde kesilmiş ufak ekmek parçaları yağda kızartılır. Kızartılan ekmekler çorbanın üzerine konularak servis yapılır.

Supa :
Bayat ekmek ince ince dilimlenir. Genişçe bir pyrex kaba yerleştirlen ekmekler üzerine bolca et suyu dökülür. Haşlanmış ve ufalanmış kuzu eti ekmeklerin üzerine konularak bir miktar tarçın ilave edilir. Üstü bir miktar kızarıncaya kadar fırında bekletilir.

Ot Yemekleri :
Otların haşlandıktan sonra yeşil renklerini koruyabilmeleri için tuzlu kaynar suya atılmaları, harlı ateşte pişirilmeleri ve pişerken tencere kapağının açık tutulması gerekir.

İstifno:
İstifno kaynar tuzlu suda haşlandıktan sonra bir tabağa alınır. Diğer tarafta ufak kabak ve biberler haşlanıp hepsi birden bir tabakta üzerine zeytinyağı ve limon ilave edilerek servis yapılır.

Ksestaşa :
Otlar haşlandıktan sonra bir kaba alınır. Alt kısmına bir miktar tereyağı, üzerine de çırpılmış yumurta ve karabiber konarak tekrar ateşe sürülür. Yumurtalar sertleşene dek pişirilir.

Maratha (Arap Saçı) :
Arap saçı, kuzu eti, soğan, zeytin yağı limon ve bir miktar su konularak düdüklü tencerede pişirilir.

Gules ..... (Şevketi Bostan) :
Beyaz ağaç kabuğu görünümünde olan bir bitki köküdür. Düdüklü tencerede haşlanır. Zeytinyağı ve limon eklenerek salata olarak yenilebileceği gibi kuzu eti ile pişirilerek un ve yumurta sarısı ile terbiye edilmek suretiyle de yenilebilir.

Papules (Yabani Bezelye) :
Eskiden sık rastlanan ancak şimdilerde pek bulunamayan bu otun yaprakları roka gibi pişirilmeden siyah zeytin ile yenebilir. Aynı şekilde bakla ve Çeşme Papatyasının yaprakları da pişirilmeden salata olarak yenilebilir.

Çipohorta :
Çipohorta, domates, bir-iki taze biber ve bir patates kullanılarak zeytinyağında pişirilir.

Muhliye :
Muhliyenin sadece yaprak kısımları sarımsak, domates, kuzu eti, soğan zeytin yağı ile birlikte pişirilir.

Avronies (Sarmaşık) :
Avroniesin üst yumuşak kısımları kullanılır. İçerisine soğan rendelenir, bir miktar su ve zeytinyağı ile kaynatılır. Pişmesine yakın biraz sirke ve bir kaşık un ilave edilerek karıştırılır ve tekrar kaynatılır.

Glistritha (Semiz Otu) :
Semiz otu, domates, soğan, bir-iki adet taze biber ve zeytinyağı ile pişirilir.

Fasulaça (Börülce) :
Suda kaynatılarak zaytin yağı ve limon ile yenir.

Glikopatates (Tatlı Patates) :
Normal patateslerden çok daha büyük ve şekilsizdir. Eskiden bu patatesler kabukları soyulmadan büyük bir tepsiye konulur ve mahalle fırınına gönderilirdi. Piştikten sonra patates ortadan ikiye bölünür yumuşak olan iç kısmı kaşık ile çıkarılıp yenirdi. Bu da son derece lezzetli bir sebze idi. Günümüzde bu patates türünün de Türkiye’de nesli tükenmiştir.

Sufeğatho (Soğanlı Et) :
Kuzu eti arpacık soğanı, domates ve zeytinyağı ile pişirilerek hazırlanır.

Svugato (Yumurtalı Kabak) :
Domates ve zeytin yağı ile pişirilmiş kabağın üzerine rendelenmiş kaşar peyniri ve çırpılmış yumurta konur. Yumurta sertleşinceye kadar tekrar pişirilir.

Staka :
250 g kadar sütün kaymağına bir çorba kaşığı şeker ve bir çorba kaşığı un konulur. Az ateşte sürekli karıştırılarak pişirilir, ekmek ile yenir.
Dikkat !! Lipit ve kolestrol problemi olanlar bu yemekten uzak durmalıdırlar.

Dolmalar :
Kabak çiçeği, pırasa, sarma, kabak, patlıcan, domates ve biber belli başlı dolmalarımızdır.

Kolokitha (Kabak) :
Tepsinin alt kısmına ince bir tabaka hamur serilir, üzerine ince ince dilimlenmiş bir tabak kabak ve onun üzerine de bir tabaka beyaz peynir veya tulum peyniri ve bir miktar zeytinyağı konulur. Bu şekilde birkaç tabaka daha serilir ve fırınlanır.

Patutho (İç Pilav) :
Pilav pişerken içerisine haşlanmış tavuk parçaları, tavuk ciğeri, kavrulmuş badem, fıstık, ıslatılmış kuru üzüm konulur, karıştırılarak pişirilir. En son üzerine toz tarçın serpilir.
Çurlama :
Bir tepsiye 3-4 adet yufka serilir. Yufkaların arası zeytin yağı ile yağlanır, üzerlerine iç pilav konulur ve iç pilavın da üzerine 3-4 yufka konularak fırınlanır. Fırından çıktıktan sonra üzerine bir bardak et suyu gezdirilir ve baklava biçiminde dilimlenir. Eski Girit’lilerin en çok sevdiği ve en zor yapılan yemeklerden biridir.

Fava :
Kuru bakla yıkanır ve bir gece suda bekletilir. Ertesi gün aynı su ile içine bir patates eklenerek kaynatılır. Daha sonra mikserde tuz eklenerek karıştırılır ve tabaklara dökülür. Fava soğuduğunda sert bir görünüm alır. Bıçakla dilimlenerek, zeytin yağı ve limon eklenerek servis yapılır.

Kalicunya :
Yarım kg un, bir çay bardağı yoğurt, yarım çay bardağı zeytin yağı ile bir hamur yapılır. Bu hamurdan yumurta büyüklüğünde bezeler alınır ve merdane ile çay tabağı büyüklüğünde açılır. İçlerine ıspanak, dere otu ve peynir konularak her biri yarım ay şeklinde kapatılır. Üzerlerine susam serpilerek yağlanmış tepsiye konulur ve önceden ısıtılmış fırında pişirilirler.

Mizithropita (Lorlu Çörek) :
Yarım kg un, bir çay bardağı yoğurt, yarım çay bardağı zeytin yağı ile bir hamur yapılır. Bu hamurdan yumurta büyüklüğünde bezeler alınır ve merdane ile çay tabağı büyüklüğünde açılır. İçlerine bir miktar şeker karıştırılmış lor konulur. Yarım ay şeklinde kapatılarak kızgın yağda kızartılır ve sonra üzerine pudra şekeri serpilir.

Lukumya :
Fırından mayalanmış ekmek hamuru alınır ve bu hamura zeytinyağı ve un ilave edilerek yoğrulur. Hamur lokum büyüklüğünde parçalara ayrılır, bir gece dinlendirildikten sonra ertesi gün kızgın yağda kızartılır.

Macunokulura (Portakallı Simit) :
İki ölçü sana yağı, bir ölçü süt, biraz tuz ve alabildiği kadar un ile orta kıvamda bir hamur yapılır. Hamur bir saat kadar dinlendiriliri ve hamurdan ufak bezeler açılır. Diğer taraftan portakal kabukları yıkanıp kaynatılır. Bir gün suda bekletilir. Kabuklar tatlanıncaya kadar birkaç defa suyu değiştirilir. Sonra iyice sık mikserden geçirilir ve şeker ilave edilerek karıştırılır. Daha sonra bu portakal kabukları açılmış bezelerin ortalarına konulur, yuvarlanarak simit şekline getirilir. Üzerlerine yumurta sarısı sürülerek önceden ısıtılmış fırında pişirilirler.

Sarikaça :
Evde yapılmış hamurdan merdane ile yufka açılır. Yufkadan ince şeritler kesilir ve bu şeritler yuvarlanarak gül şekli verilir. Kızgın yağda kızartılır, büyük bir tabağa alınırlar. Üzerlerine kavrulmuş, ufalanmış ceviz, fıstık, fındık konulur, şerbet dökülerek servis yapılır.

Neraci Gliko (Turunç Reçeli) :
Turuncun her tarafı hafifçe rendelenir. Kabuğu dörde bölünür ve her bir barça yuvarlanarak ipe dizilir. Suda kaynatılır, acılığı gidene dek birkaç gün soğuk suda bekletilir ve günde bir iki kere suyu değiştirilir. Turuncun acısı gittikten sonra şeker ve biraz limon ile susuz pişirilir. Hazırlanması birkaç gün isteyen oldukça eziyetli, tam kıvamını ve şeklini tutturmak oldukça zahmetli olan bir reçeldir.

Siko Gliko (İncir Reçeli) :
Erkek incirden yapılır. İncirin içinin tohumlanmamış, dışının da sararmamış olması gerekmektedir. İncirlerin kabukları ince bir şekilde bıçak ile soyulmalıdır. İncirleri soyarken mutlaka eldiven kullanılmalıdır aksi taktirde incirin sütü elleri tahriş edebilir.
İncirler suda haşlanır, acılığı gidene kadar birkaç gün suda bekletilir ve suyu günde bir iki kere değiştirilir. Acılığı gitmiş olan incir susuz bir şekilde şeker ile pişirilir.

Sürç-i lisan etti isek af ola…
Saygılarımla,

Hüsnü Balın
Şehir Plancısı
ODTÜ-1974

03.05.2005
İzmir
alıntıdır
Ma ida thelis na su ğo,oste va zis çe nase
Se hrisoprasina dendra,na thetis na kimase.

Sana ne dememi istersin,yaşayıp var olman için
Altın yeşili ağaçların altında,yatıp uyuman için

Kullanıcı avatarı
eyuphuseyin
Site Admin
Mesajlar: 5230
Kayıt: 05 Haz 2019, 22:41
Konum: İstanbul
Teşekkür etti: 1098 kez
Teşekkür edildi: 27 kez
İletişim:

Re: GİRİTLİ (Müslüman Türk) KİMLİĞİ hakkında bir deneme Hüsnü BALIN

Mesaj gönderen eyuphuseyin » 17 Ara 2019, 17:41

Bizde Giritli Zafer BEGAKİS'in duvarından alıp paylaştık.
Ma ida thelis na su ğo,oste va zis çe nase
Se hrisoprasina dendra,na thetis na kimase.

Sana ne dememi istersin,yaşayıp var olman için
Altın yeşili ağaçların altında,yatıp uyuman için

Cevapla

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir